27 Eylül 2011 Salı

22 Ağustos Çılgın Projesi

Türkiye’de değişik alanlarda yürürlüğe giren kısıtlamalardan İnternet’te nasibini aldı. İnternet ülkemiz için aşırı özgürlükçü bir ortamdı ve bir kısım insanı rahatsız etti! Anlaşılan o ki; birbirinden farklı İnternet sitelerini yasaklayarak ahlak erozyonunun önüne geçilememesi karşısında çaresiz kalan iktidar çareyi 22 Ağustostan itibaren interneti filtrelemede bulmuş.

Bazı kelimeler temel alınarak yapılacak olan uygulamaya göre kullanıcılar dört değişik paket seçmek zorunda kalacak. Filtrelenmiş kelimeler arandığında veya bu tarz sitelere girilmeye çalışıldığında Telekom filtresi ilgili birimleri uyaracak! Bunun adı “ileri demokrasilerde” sansürdür. Bu düpedüz fişlemedir! Korkutma, kısıtlama, cezalandırma gibi basit yaptırımlarla halkı yıldıran klasikleşmiş baskı tekniği bu ülkede hala varlığını koruyor! Türkiye’de egemen güçler her zaman halkın ne okuyacağına, ne giyeceğine, ne yiyeceğine hatta kime oy vereceğine bile karar vermeye çalışıyorlar. Bu, Mussolini devrinden kalma bir uygulamadır.

İnternet Amerikan askerlerinin iletişimi için tasarlandı ama kısa zamanda tüm dünyada günümüzün en önemli iletişim aracı oldu. Artık herkes iletişimini dünyayı saran ağlar üzerinden yapıyor. Siyasiler, pazarlamacılar, gazeteciler dahil toplumun her kesiminde kullanılıyor. Hatta İnternet üzerinden propaganda yapanlar referandumda “yetmez ama evet” bile demişlerdi. O kadar yani!

İnternetin ne olduğunu bile bilmeyen bir anlayışın hazırladığı paketlerden birisi sadece Türkiye’deki sitelere giriş için hazırlanmış! Ne komik. Ne zavallıca! Çünkü İnternet dünyayı küçük bir köy haline getiren sınır ve zaman tanımayan bir iletişim aracı. Sadece Türkiye’deki sitelere girilecekse internet’e ne gerek var?

Merak ediyorum, İnternet denince bazılarının aklına sadece sapıklık mı geliyor? Eğer öyleyse bu tarz insanları uzun süreli tedavi bile kurtaramaz! İnternet günümüzün en önemli iletişim aracı. Yandaş, muhalif, komünist, faşist, çevrecisinden inşaatçısı iletişim için İnternet kullanıyor. Diyelim ki; Porno siteleri baz alarak İnternet’e filtre getirildi? Peki, porno yıldızlarının cirit attığı Twitter ne olacak? O da mı kapatılacak? Yasaklamanın sonu yok ki!

Porno ve seks içerikli kelimeler baz alınarak halkın özgürlüğü elinden alınıyor ve bu kısıtlama halk için yapılıyor! Yani egemen güç yine halkın mutluluğunu düşünüyor ve onlar adına en iyisini karar veriyor!

İnsan düşünmeden edemiyor; Oyuncak bebeklerden etkilendiğini açıklayan tarikat lideri İnternette hangi sitelere giriyordur acaba? Dekolte giyinen kadının tacizi hak ettiğini söyleyen Profesör (!) hangi İnternet sitelerini daha çok ziyaret ediyordur?

Siyasal iktidar içkiyle başlayıp başka alanlarda devam eden kısıtlama ve yasaklamalar yerine eğitim kalitesinin nasıl arttırılabileceğine kafa yormalı. İşsizliğin nasıl giderileceği konusunda çareler aramalı! Halkın bireysel özgürlükleri üzerinden topluma yön vermek gibi çağdışı uygulamalar yerine yaşını başını almış sokaktaki tacizci pornocularla uğraşılmalı, çürüyen toplumsal değerlerin nasıl giderileceği düşünülmeli. Dekolteli-dekoltesiz kadına küçük-büyük çocuğa, erkek-kadın demeden tüm yaşlıya, tavuk, köpek, at, eşek demeden hayvana bile tecavüzde bulunan sapıkların bu ülkedeki varlığı İnternet sayesinde değildir.

Her şey dönüp dolaşıp halkın siyasi duyarlılığına ve seçim tercihlerine bağlanıyor. Bu ülkeyi bilinçli seçmen tercihleri kurtarır. Baskı ve yasaklamadan medet umanlara verilen her oy baskı ve yasaklamanın destek bulduğunun işaretidir. Kısacası, bu ülkeye hep kısıtlamayı uygun gören anlayış hep "büyük başarı" kazanıyorsa nice 22 Ağustos’lar layıktır bu ülkeye. Hiç kimse kusura bakmasın... 22 Ağustos’ta başlayacak olan yasaklamalar bu ülkeye az bile… Destekliyorum. Yetmez ama yine de evet.

SON SÖZ:

Bu ülkede ne yazsan boş… Okumanın beş para etmediği bir ülkede yazmak zengin sporudur.


Bu yazı 05 Mayıs 2011 Perşembe günü haber3.com sitesinde yayınlanmıştır.

Mutluluk Nedir Sizce?

Hiç düşündünüz mü?
Mutlu musunuz gerçekten…
Veya mutluluk nedir sizce?

İstediğiniz hayatı yaşayabiliyor musunuz?
Kaçınız hayaliniz olan işi yapıyorsunuz?

Hayatın günlük koşuşturması içinde kendinize ne kadar vakit ayırabiliyorsunuz?
Kitap okuyacak kadar “boş vaktiniz” kalıyor mu?

İstediğin okullara gitmek, istediğin bölümden mezun olmak mıdır mutluluk? Ev, araba, yat, kat sahibi olmak mıdır sizin için mutluluk… Türlü engellerin arasında, yapılması gereken ama bir türlü bitmeyen işlerin içinde, tamamlanması gereken hizmetler, ödenmemiş borçlar varken, insan neyin peşindedir. Sahi ne için yaşar insan?

Kıskançlıkların içinde, kötülerin, kötülüklerin içinde iyimser kalabilmek midir mutluluk.
İşinizi elinden almaya çalışan kıskanç arkadaşların arasında işinizi yapmaya çalışmak mıdır hayat... Bu hayatın içinde mücadeleden az yara alarak kurtulmak mıdır mutluluk?

Yüzünüz gülüyor ama içiniz ne diyor bu duruma. Arkanızdan demediğini bırakmayanlar, yüzünüze sahte tebessüm kondurduğunda içinizdeki fırtınayı dindirmek, mutluluk yolculuğunda işinize yarar mı?

Yapay sevgilerin, sahte dostlukların arasında can çekişirken insanlık, hangi insan gerçekten mutluluğu dibine kadar yaşar! Birisinin gözyaşı diğerini mutlu ederken mutluluk hangi gözyaşında gizlenmiş olabilir ki! Mutluluk bir amaç mı, bu amaca hangi yoldan gidilebilir? Kim nasıl tamamlar yolculuğunu?

Televizyon izlemek mi, yemek yemek mi, tuttuğunuz takımın oynadığı zor maçı kazanması mı yoksa! Yaşadığınız ve içinde ölmek istediğiniz, sevdiğiniz şehrin gelişmesi mi? Çok şükür "karnım doydu" diyebilmek mi mutluluk… Para biriktirmek mi, yatırım yapmak mı, emekli olmak mı yoksa... Sağlıklı olmak ve sağlıklı yaşamak mı mutluluk!

Bir işi elde etmek için çok istemek ve torpil gibi birincil gerekli bir sebepten dolayı “hayalini kurduğunuz” işi elde edememenin kahredici sıkıntısını tevekkül içinde kadere bağlayarak yok edebilir misiniz? Topu “kısmet”e atmak mutlu eder mi yani?

Anne-baba olmak başlı başına bir mutluluk belki de! Çocuğun güler yüzü mutlu etmeyi başarıyor, unutturuyor her şeyi! Çocuğun hastalığı unutturuyor dünyanın tüm dertlerini, kederlerini… Sanıyorsunuz ki; en büyük derttir başınızdaki… Peki, bir koşturmaca içerisinde çocuğunuzun büyüdüğünü bile görememek mutluluk oyununun neresindedir? Çocuğunuzla en son ne zaman güle oynaya koştunuz, parklarda sallandınız.

Hiç düşündünüz mü?

Bir anlık bile olsa mutlu musunuz gerçekten… Yoksa “mutluymuş” gibi yapanlardan mısınız?


Bu yazı 21 Nisan 2011 Perşembe günü haber3.com sitesinde yayınlanmıştır.

Noter

Türk siyaseti üçüncü sınıf bir ülkenin siyaset dünyasını yansıtıyor. Milletvekili olabilmek için çok önemli şartlara gereksinim yok. Ne de olsa kaderiniz parti başkanının inisiyatifine kalmış. İşte bu günlerde hemen her yerde parti başkanının iki dudağının arasından çıkan ve parti meclislerince onaylanan listeler tartışılıyor. Kısacası parti başkanının istediği isimleri seçim adı altında bizler “noter” görevi ile onaylamış olacağız. Bize düşen görev bu maalesef!

CHP’nin Ergenekon sanıklarının bazılarını listeye koymasının eleştirilecek bir tarafını göremiyorum. Bu kişilerin suçlu bulunduğunu tescil eden mahkemelerce sonuçlanmış bir dava ve karar yok. Üstelik Ergenekon sanıkları arasında başvuru yapanların hepsini aday göstermemesi CHP’nin bu konudaki seçiciliğini ve hassasiyetini gösteriyor.

Parti içi demokrasi

29 ilde ön seçim yapan CHP’nin parti içi demokrasiye daha sadık kaldığını görüyoruz. AKP temayül yoklamaları yaptı ama bu sonuçlar listelerde belirleyici olmadı. Mesela Mersin’de yapılan temayül yoklamasında birinci sırayı Fatih Kısa büyük farkla almasına rağmen aday listede yer bulamadı. K.Maraş’ta yine büyük oy farkı ile birinci seçilen Sıtkı Güvenç listede kendisine ancak altıncı sırada yer bulabildi ki; seçilmesi mucize ötesidir.

Tüm bunlara rağmen televizyonlarda, gazete köşelerinde, twitter'da, facebook'ta, her yerde konunun merkezinde CHP var! 336 sandalye sahibi AKP’de bir kısmı parti yöneticisi ve bakan olmak kaydıyla mevcut grubun %56‘sına denk gelen 185 vekil çizik yemiş. 101 MV sahibi olan CHP’de bu sayı 55. AKP’den milletvekili adayı olmak için 5.600 kişi başvurmuş! CHP'ye 4.200 kişi...

Herkes CHP'de listeye giremeyenlerden bir küskün hareketi yaratma peşinde! Hatta kerameti kendinden menkul bazı köşe yazarları Baykal ekibi olarak bilinen eski vekillerden yeni bir parti yaratma hayali peşinde. Gözlem yetenekleri tıpkı hafızaları gibi sıfırın altında! AKP yerel seçimlerde çoğu belediyeyi bazı milletvekilleri dahil, yerel seçimlerde aday yapılmayan adayların başka partilerin adaylarını desteklemesi sonucu kaybetti.

AKP bazı kentlerde çok zorlanacak

Mesela yerel seçimlerde hüsrana uğrayan AKP kurmayları İzmir, Mersin ve Antalya gibi illerde kaç milletvekili çıkarabileceklerini hesap ediyorlar, merak ediyorum. Mesela Diyarbakır'da birinci sırayı meclise gönderecekler mi? Mesela 12 Haziran seçimlerinde kaybetme olasılığı yüksek bir il olan Şanlıurfa'dan Zülfükar İzol, A.Eşref Fakıbaba ve İbrahim Tatlıses gibi rakipleri olan AKP vekil çıkarabilecek mi? Aday listesine tepki olarak devam eden Elazığ’daki istifalar seçime olumsuz yansımayacak mı?

Sürekli Türkiye'nin ihracatının mimarı gösterilen MHP tabanlı ve Mersin'de sevilen bir isim olan Kürşat Tüzmen'in aday olmaması Mersin'de AKP'ye oy kaybettirmeyecek mi? AKP’nin gönüllü teorisyenleri komplo teorilerinden arta kalan zamanlarda, ayak oyunlarını bırakıp, yeni seçim stratejileri geliştirseler iyi olur. Kendilerine görev edinen yağcı çıraklar bazı kentlerde neden sürekli seçim kaybettikleri konusunda biraz kafa yorsalar keşke!

CHP'li birisini yolda görse vuracak kadar CHP düşmanı olanlar CHP'nin haklarını savunur havasındalar! Niyetlerini belli etmeyen bu ikiyüzlülerin iç dünyasını mutlu edecek tek gelişme CHP'li küskünlerin partisi aleyhine söyleyeceği ağır sözlerdir.

Türkiye’de siyaset hiçbir zaman yüksek kalitede olmadı ama hiç bu kadar dış mihraklarca kirletilmeye de çalışılmamıştı. Üstelik yarış daha başlamadı bile! Bakalım seçim meydanları nelere tanıklık edecek!

Sonuç ve tavsiye

Bırakın da siyaseti siyasetçiler yapsın. Bu ülkenin kuş beyinli ikinci sınıf komplo teorisyenlerine değil sağlam beyinli düşünürlere, dürüst gazetecilere ihtiyacı var! Kötü olanı “sizden” diye alkışlamayın, iyi olanı “bizden” diye dışlamayın. Bu ülke hepimizin!

İnsan zincirine davet

17 Nisan'da Mersin'den-Akkuyu'ya İnsan Zinciri oluşturulacak... Mersinin her hangi bir noktasına gelin ve zincirin bir halkası olun... Geleceğinizi, yarınlarınızı elinizle tutun! Yarınlarda çocuklarınız sen neredeydin diye sorduğunda verecek bir cevabınız olsun.


Bu yazı 14 Nisan 2011 Perşembe günü haber3.com sitesinde yayınlanmıştır

Hırsız Egemen Toplum

Öyle bir duruma geldik ki, bu ülkede doğru iş yapıldığında şaşırıp kalıyoruz. Dürüst bir yöneticinin ahlaki duruşu karşısında bile afallayıp, bu duruşun altında buzağı arıyoruz. Tüm insancıl tavırlardan şüphe duyar olduk!

Kuşkusuz şüphe duymak bilimin temeli, soru sormak felsefenin olmazsa olmazı ama Türkiye'de ne bilim ne felsefe gelişmediği için sorduğumuz soru da, şüphe de hırsızlığın, talanın boyutu ile alakalı kalıyor!

Güven sadece sözlüklerde kalmış... Herkes birbirinden şüphe duyar oldu. Çünkü hırsızların bol olduğu bir ülkede dürüst adam bulmak kolay değildi! Hırsızlık tüm kutsal dinlerde haram kılınmasına rağmen ağzından hak, din, iman düşmeyen bazı kitleler kendi yandaşlarını belirli makamlara yerleştirmek adına hak yemekten uzak durmadılar.

Yarası olan gocunur ama bu ülkede yaşayan herkes kimin/kimlerin sınav hilesi yaptığını bilir!

Zar zor geçinebilen insanlar çocuklarının iyi bir geleceğe sahip olması için borç-harç dershanelere gönderdiler. Oysa diğer tarafta kimi "dershaneler" eğitim değil sınav cevaplarını ezberletiyordu!

İşsizliğin pençesindeki bir aile babası çocuğu iyi bir okul okusun, kendisi gibi vasıfsız bir işçi ve nihayet işsiz kalmasın, sıkıntı çekmesin diye ekmeğini yarısını kesip çocuğunu dershaneye gönderirken, diğer tarafta haram lokma ile doyan bir haramzade, çocuğunun emeksiz yediği yemekten hiç sıkıntı duymadı!

Zavallı çocuk... Ev, dershane, okul arasında ve gecelerce masa başında ders çalışıp hakkıyla iyi bir sonuç alma telaşındayken, stresten mide rahatsızlıkları geçirirken umut hırsızı bir diğer çocuk usulca cebine koyuyordu...

İşte bu umut hırsızları büyüdüler… Dün üniversite giriş sınavında kopya çeken, çalıntı cevaplarla sınav kazananlar hasbelkader üniversite mezunu oldular ve farklı hırsızlık teknikleri geliştirdiler. Yıllardır yapılan sınavlar öncesi soruların sızdırıldığını duyuyorduk. Ama hep oy uğruna verilen taviz bizi bugünlere getirdi.

KPSS üzerindeki şaibe henüz kalkmamışken 2011 YGS’ deki şifre krizi patlak verdi. Yazının girişinde de söylemiştim. Bana bu sahtekârlık hiç şaşırtıcı gelmedi. Bünye hırsızlığa, harama alıştıktan sonra mümkün değil normale dönmez!

Bırakın din, iman sömürüsü yapanları. Birilerinin umudunu çalmak, gelecek hayallerinin üzerine mutluluk inşa etmek haramların en yücesi değil de nedir? Bu ülke ne çektiyse hep sahtelerden çekti. Elbirliği ile hırsız egemen bir topluma dönüştük. Kapitalist özentilerle talan düzenine entegrasyonumuz çok uzun sürmedi.

Her şeyin bol miktarda sahtesi mevut bu ülkede!

Her şeyin en kısa yoldan bir çaresi bulunuyor.

Kimse, araştırmaya, deney yapmaya, bilim geliştirme gereği duymuyor. En kısa yoldan en üst kademeye girme, en zengin olma telaşı çocukların bile hayallerini süslüyor. Bir ülkede ahlak çöktükten sonra, depremin en büyüğü bile zarar veremez.

Çünkü bu ülkede her şey çürümüş, binaları yapan mütahaitlik, mimarlık mesleği, okullarda eğitimi veren eğitim sistemi çürümüş. Siyaset çürümüş, hukuk çürümüş, kuzu postundaki kurtları görmüyoruz biz sadece binanın dışına bakıyoruz.

ŞİFRE İDDİALARININ KANITLARI BELKİ DE BURADA

1. Sınavda Mod-Medyan çıkacağı öğrenciler ve öğretmenler tarafından forum sitesinde tartışılıyor. Tarihlere dikkat!

2.Ne hikmetse öğrenci Mod-Medyan’ı rüyasında görüyor!

3. Bayram değil seyran değil, bir anda Mod-Medyan internet arama motorlarına yazılmaya başlanıyor!


Bu yazı 07 Nisan 2011 Perşembe günü haber3.com sitesinde yayınlanmıştır.

İdam... Yetmez Ama Evet

Kayseri’de geçen yıl birden bire ortadan kaybolan çocukların ölmüş bedenlerine ulaşılınca idam tartışmaları ülkenin gündemine tekrar yerleşti. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün özel ilgisi sebebi ile kaybolan üç çocuğun cesedine de katiline de ulaşıldı. Ama bu ülkede nice çocuklar var ne katili bulunuyor ne de bedeni!

Bu ülkede nereye baksanız çürümüşlük var! Hangi makama, hangi kuruma bakarsanız çivisi çıkmış! Kuşkusuz temel problem eğitim. Sadece diplomaya endekslenen eğitim sisteminin yaratığı kolaycılık anlayışı bir ülkenin geleceğini yok ediyor.

Kimse çıkıp suçu İnternet’e filan bağlamasın. Bu toplum bitmiş, ahlak çökmüş, uzatmalar hakemin iyi niyetiyle oynanıyor! Belki de şans bu! Suçlu yeterli kanunu çıkarmayan top yekûn siyaset ve siyasetçidir. Suçlu çocukların sokaklardaki güvenliğini sağlayamayan emniyet ve kolluk kuvvetleridir. Ve elbette suçlu, her şeyi bir başkasından bekleyen, komşusuna kendi kadar güvenen ailelerdir. Suçlu, tacizciye, tecavüzcüye uslanacakları cezayı veremeyen, tecavüzcüde, tecavüzcüde iyi hal gören kanun adamlarıdır.

Yolda sokakta, kadının, çocuğun namusunu hayatını koruyamayanların, hapishanede tecavüzcünün, katilin başına bir iş gelmesinden korkması bana saçma geliyor. Yemişim yaşam hakkını! Çocuğa tecavüz edebilecek kadar midesiz, canını alacak kadar canileşen bir yaratığın aldığı her nefes, yediği her lokma haramdır.

Bu ülkede bu konu uzun yıllardır tartışılıyor ve daha yıllarca tartışılır. Bu ülkede her gün onlarca çocuk taciz ediliyor, tecavüze uğruyor, cinayete kurban gidiyor. Uzun zaman geçmedi… Daha bir yıl kadar önce bu sitede bir yazı yazmıştım “İdam” konusunda.Hala aynı fikirdeyim. Çocuk tecavüz ve cinayetlerinde idam’ın bu ülkede uygulanmasını gönülden istiyorum.

AKDENİZ OYUNLARI

Belki kimse farkında değil ama Anadolu da iyi işler olmaya devam ediyor. Ulusal basın hayatın İstanbul’dan ibaret olduğunu sanıyor olsa da İstanbul Anadolu’dan besleniyor.

İyi işlerden birisi de 2013 Akdeniz Oyunlarının Mersin’de yapılacak olması. Başta eski Mersin Valisi Hüseyin Aksoy, Büyükşehir Başkanı Macit Özcan ve Gençlik Spor İl Müdürü olmak üzere uzun yıllardır verilen uğraşın sonucu alındı.

Yunanistan ekonomik sıkıntılardan dolayı düzenleyemeyeceğini beyan etti ve Organizasyon Komitesi yeni bir aday belirlemek istedi. Adaylardan birisi Libya, diğeri İspanya ve üçüncüsü de Mersin’di. Libya’daki iç karışıklık, İspanya’nın oyunları daha yeni düzenlemiş olması Türkiye’nin elini kuvvetlendirdi. Başbakan Erdoğan’ın garanti mektubunu imzalamasıyla da Mersin’in eli daha bir kuvvetlendi ve Türkiye 2013 Akdeniz Oyunlarını düzenlemeye hak kazandı.

İstanbul basını pek bilmez: ‎2011 yılında Oryantiring Türkiye Şampiyonası 1. Kademe yarışmaları, Genç Erkekler Hentbol Dünya Şampiyonası eleme Grubu maçları, Okçuluk Türkiye Salon Şampiyonası Mersin'de Yapıldı. ‎2010 yılında, Türkiye Büyükler Ferdi Boks Şampiyonası, ‎'Badminton 13 Yaş Altı Balkan Şampiyonası, Avrupa Bowling Şampiyonası, Avrupa Salon Hokeyi Şampiyonası, 2009-2010 sezonu U14 Türkiye Şampiyonası finalleri, Özel Yetenekli Sporcular Türkiye Yüzme Şampiyonası ve Türkiye Liselerarası Futbol Şampiyonası'nın yarı final ayağına Mersin ev sahipliği yaptı. ‎

Ve buna benzer nice uluslar arası turnuvalar, ülke ve bölge finalleri… Kısacası Mersin spor kenti olarak hep keşfedilmeyi bekledi. Şükür ki Uluslararası Olimpiyat Komitesi Mersinin varlığını keşfetti.

Son söz Akdeniz Oyunlarının bir kısmının Adana’ya verilmesini isteyen komşu kent yöneticilerine… YıllardırMersinli yöneticiler şehir şehir, ülke ülke dolaşıp destek ararken neredeydiniz? Bu durumu en iyi “Armut piş ağzıma düş“ atasözü açıklıyor sanırım. Ama emeksiz yemek olur mu? Bu kadar koşturmadan sonra alın bir kısmı da sizde olsun diyen bir Mersin yöneticisi varsa… Neyse, bu konuyu konuşmak bile ayıpla iştigaldir!


BU yazı 31 Mart 2011 Perşembe günü haber3.com da yayınlanmıştır.

Petrol Olmasa Kim Sallar Çöl Bedevisini

Operasyonun ilk gününde, Libya’da hedeflerin vurulmaya başladığı saatlerde canlı yayında açıklama yapmıştı Obama ve demişti ki: Kara harekâtı yapılmayacak! Ne müjdeli bir haber değil mi? Denizden atılan bombalar, uçaklardan sallanan füzeler insanlara zarar vermiyor ne de olsa!

Bu arada Mavi Marmara şovmenlerinden ses seda yok… Açıkçası bilemiyorum, kafam da karıştı: Libya’da açlığa, sefalete sürüklenen halk Müslüman değil mi? Libya’da öldürülen çocuklarla, Filistin’de öldürülen çocukların arasındaki fark nedir?

Nitekim Libya yetkilileri sivil hedeflerin vurulduğunu ve çok can kaybı olduğunu açıkladı.
Beklenen buydu. Çünkü savaşta sadece kötüler ölmez. Savaşta sıkılan kurşun sadece elinde silah olana gitmez. Bu yüzdendir ki, daha çok masum çocuk, daha çok suçsuz kadının bedeni yere düşecek.

KAN KARŞILIĞI PETROL

Neymiş demokrasi getireceklermiş! Sana mı kaldı arkadaş? Neden hep savaşan askerler getirir? Demokrasinin temeli konuşmak, siyaset yapmak ve seçime gitmek değil mi? Bu demokrasi denen şey neden hep silahla, kanla gelir ve eli yüzü barut kokar…
Ve hep neden toprağının altında petrol olanlara gider?

Kaddafi masum halka zarar veriyor da; Yemendeki, Bahreyn’deki diktatörler sevecenlik mi gösteriyor? Kanlı petrolün heveslisi Emperyalistler neden bu ülkelere demokrasi götürmüyorlar. Yeterli bombaları mı yok?

Artık bu yalanları kimse yemiyor. Amerika binlerce kilometre öteden karşılığında petrol olmasa ve BOP gibi bir projeyi hayata geçirmek istemese kim sallar çöldeki demokrasiyi!

Kimse Kaddafi’yi savunamaz. Emperyalistlerin eliyle büyüttüğü, binlerce masum insanın kanını emen çöl bedevisi eli kanlı bir piyondur Kaddafi. Kendi halkına zarar verdiği muhakkak… Her durumda olan zavallı yoksul halka oluyor. Kaddafi zulmünden öldürülerek kurtarılmak Saddam zulmüne maruz kalan Irak halkının kaderiyle aynı! Ölmek tek kurtuluş yani!

KISA ZAMANDA 90 DERECE!

Bu arada Türkiye’nin Libya politikasındaki değişikliği anlamak da mümkün değil. Başbakan Erdoğan, “Libya'daki olaylar karşısında müdahale ya da yaptırımların gündeme alınmasını Libya halkı adına, Libya'daki yabancılar adına kaygı verici buluyoruz" demişti.

Aynı konuşmada Başbakan Erdoğan, “NATO'nu ne işi var Libya'da? NATO, mensubu olan ülkelerden birine herhangi bir müdahale yapılması halinde böyle bir şeyi gündeme getirebilir. Bunun dışında Libya'ya nasıl müdahale edebilir? Bakın Türkiye olarak biz dedik ki, bunu karşısındayız. Böyle bir şey konuşulamaz, böyle bir şey düşünülemez."demişti.

Ani bir değişiklikle karşısında olduğumuz ittifak destek veriyoruz, gemi gönderiyoruz. Tuhaf değil mi? Ne oldu da bu gruba dahil oldu Türkiye? Rusya bile Libya’ya yapılan saldırının bir Haçlı Seferi olduğunu söylerken, biz dost, kardeş ülke halkını korumak amacıyla Libya’ya beş gemi ve bir denizaltı gönderiyoruz!

Neden?


Bu yazı 24 Mart 2011 Perşembe günü haber3.com da yayınlanmıştır.

Ben 'Felaket'.. Müsaitseniz Size Geleceğim!

Dünya, Japonya'da yaşanan Tsunami sonrası oluşabilecek nükleer felaket tehlikesi nedeniyle nükleer santrallerin geleceğini gözden geçirirken, Türkiye, Mersin’de temel atma hazırlığı yapıyor.

Tsunami teknolojinin beşiğini vurmuş, tüm dünya teyakkuz durumunda, Türkiye ise gönül rahatlığı içinde yatırımının dünya’da eşi benzeri olmayacağını söylüyor. Allah nasılsa biz Türkleri korur!

Nükleer konusundaki bu ısrar bana Türkiye’nin bölgede almaya çalıştığı rolün ne olduğunu düşündürüyor. Malum, İran’daki uranyum Türkiye’de depolanması için anlaşıldı. Kapalı kapılar ardında mutlaka anlaşmalar, planlar vardır, nükleer program bu anlaşmalar çerçevesinde yürütülüyordur. Ama merak ettiğim konu şu: Türkiye bölgenin nükleer lideri mi, yoksa nükleer çöplüğü mü olacak? Bilinmeyen denklemin merkezi sanırım bu sorunun cevabında gizli!

Nükleeri savunanların en büyük dayanağı gelişmiş ülkelerdeki nükleer santraller. Gelişmiş ülkeler nükleer enerji santrallerini yaklaşık 40 yıldır kullanıyorlar ama dünya değişti, teknoloji gelişti. Artık farklı kaynaklardan enerji sağlanabilir. Üstelik masrafsız ve tehlikesiz! Güvenli olmayan, pahalı bir yatırım olan ve rüzgar enerjileri gibi alternatifler denenmeden bu ısrar anlaşılır gibi değil! Japonya’nın acısı tüm fukara hayatlar için ders niteliğindedir.

Geri dönüşüm bilinci oluşturulamamış, atık pilleri bile depolamaktan aciz bir yurttaş kitlemiz var.

Katı çöp depolama alanları şehrin içinde kalmış, kimisi zaman zaman patlayan, kokan, Radyoaktif maddeleri çöpe atan ve bunu bile depolayamayan, bir ülke olduğumuzu unutmayalım.

Japonya böylesi bir felaket karşısında çaresiz kalmışken yarım yamalak teknolojimiz ile afete dur diyemeyiz. Daha Körfez depreminin yarasını saramadık. Deprem uyarı sistemini hayata geçiremedik. Dünya’ya örnek olacak tesisi yapacakmışız! Geçiniz!

Neresinden bakarsanız bakın Türkiye japonya’ya göre geri bir ülkedir. Türkiye depreme karşı önlem konusunda Japonya’nın eline su bile dökemez. Hiç düşündünüz mü, depreme en hazırlıklı ülke olan Japonya bu kadar sarsılmışken, Türkiye gibi her şeyi “sallama” olan bir ülke “sallandığında” nükleer santral nasıl bir tehlike oluşturacak! Bırakın depremi, Tsunami’yi.

Kimse Japonya’daki acıyı ve felaketi hafife almasın. Japonya’nın yaşadığı kâbusu görmezlikten gelmek ne kadar feci bir güvenlik riski oluşturduğunu görememek tam anlamıyla bir gaflettir.

Karadeniz'de yaşayan yurttaşlar yıllardır çırpınıyor... Daha Çernobil hatırası kanserli hücreleri temizleyemedi tıp bilimi! Hastane kayıtlarında grip vakasından daha çok kanser vakası!

Çernobil ile trajedi ekildi İnsanoğlu’nun hayatına. Mersin ile korkulara korku eklenecek!

Japonya'nın yaşadığı felaket Körfez depreminin 35 katı büyüklüğünde... "Beklenen" deprem ise Körfez depreminden çok daha büyük olacağı yıllardır söyleniyor. Nasıl bir felaketin bizi beklediğini telaffuz etmeyi bırakın, düşünmek bile acı verici. Ve Türkiye misafirperver bir ev sahibi gibi körfez depremini beklemekte... Üstelik yıllardır laf dışında hiçbir somut adım atmadan, çare düşünmeden! Hangi teknolojiye, hangi zihniyete güvenebiliriz ki!

Deprem ve Tsunami yaşayan Japonya halkı acı içinde. Ağlıyor. Görmeli ve hissetmeliyiz. Bu acılardan bir ders çıkarmalıyız. Tamam, bilimsel olarak tehlikenin boyutunu göremeyecek kadar aciziz, ama acının tarifi ülkeden ülkeye değişir mi? Bunu da mı anlayamıyoruz?

Ekranlarımızın başında Japonya’da yaşananları dehşet içinde seyrederken, gaflet uykusundan uyanmak zorunda olduğumuzu görmeliyiz artık.

Nükleer ile ilgili diğer yazılar.

Nükleer'de büyük çelişki

Akla zarar bir komplo teorisi

Mersin nükleer çöplük olmasın

Mersin için kader günü bugün

Bu yazı 17 Mart 2011 Perşembe günü haber3.com da yayınlanmıştır.

Matruşka Gibi Gündem

Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki; sabah konuşulan gündem maddesi akşam olmadan tarih çöplüğüne gönderilmiş oluyor.

Köşe yazarlarının işi gerçekten zor bu ülkede!
Yazı yazmak için kafanda tasarladığın konu sen yazana kadar eskimiş olma ihtimali çok yüksek! Ve üstelik hiçbir tartışma sonuca bağlanmadan kapanıyor!
Herkes kendi gündemini yaratma derdinde çünkü.
Hep konuşulmak, hep gündemde kalmak ve bu şekilde hayatını idame ettirme peşinde insanlar. Ne de olsa reklamın iyisi kötüsü olmaz.

Bir konuyu tartışırken bakmışsınız gözler ve dikkatler başka yere çevrilmiş!
Bıraktığınız yerde kalmıyor hayat tamam ama bu kadar da hızlı dönmez ki dünya.
Kısacası bu ülkede istikrar zor iş…

Yaşadıklarından ders almayanlar hep yenilen boksörlerdir.
Bu yüzden bu ülkenin ezilmesi, yenilmesi…
Dış politikadaki aksamalar, muhtıralar, darbeler defterimizin kabarıklığı…
Ders almayan insanlardan oluşuyor bu ülke.
Günlük yaşadığımız için bu hüzünlerimiz, gözyaşımız.

Bir düşünün bir hafta boyunca ne tartışıldı, ne kaldı elinizde…
Bir düşünün onca kavganın, gürültünün, tozun dumanın arasında ne kaldı aklınızda?
Bir düşünün bakalım… Geçen yıl Nisan ayı başlarında mesela, ne tartışıyorduk?
Obama acaba “Ermeni Soykırımı” diyecek mi?

Tartıştık, günlerce, gecelerce naklen yayınlar yapıldı, konuşmalar, çözüm önerileri.
Amerika’ya ekipler gitti, görüşmeler yapıldı.
Diplomasi atağına geçildi!

Çözüm önerileri adı ardına sıralanıyordu.
Lobi faaliyetlerine girişilmeliydi.
Ermenilerle iyi ilişkiler sayesinde bu iddialar bertaraf edilebilirdi.
Sınır kapıları açılmalıydı.
Türkiye’deki Ermeniler daha etkin görevlere getirilmeliydi.
Neler söylendi, neler dile getirildi.
Sonra tozlu raflara kaldırıldı bir yıl sonra buluşmak üzere.

Mart ayı bitmedi ama Nisan uzaklardan el sallamaya başladı…
Acaba Obama “Ermeni Soykırımı” diyecek mi?
Türkiye gibi bir ülke için böylesi uzun planlara alışkın değildir.
Gündemimizde milletvekili olmak için aday sırasına giren devlet memurları var.
Sahi dün ne konuşuluyordu, hatırlıyor musunuz?
Erbakan hakkında yazılanlar, Ergenekon, taciz, tecavüz, Hüseyin Üzmez…
Soner Yalçın, Odatv… Hangisi kaldı aklınızda, hangisi tartışılıyor hala?

Bu ülkenin yarın neyi tartışması gerektiği birilerinin elindeki kumanda da gizli.
Hangi tuşa dokunursa o tartışılır. Bu yüzden size asıl meseleyi tartıştırmazlar.
Ortaya bir gündem maddesi atılır ve ikinci sınıf sahne sanatçıları sahne alır.
Siz de ortak olursunuz. Perde gerisinden paylar yapılır ruhunuz duymaz!
Siz hala annenizin gündemini tartıştığınızı sanırsınız.


Bu yazı 11 Mart 2011 Cuma günü haber3.com'da yayınlanmıştır.